Bir Arayışın Anatomisi: Hayatın Anlamı ve Tanrı Üzerine
Hayatımı değiştireceğine olan büyük bir inançla okumaya başladığım bu kitapta, değişimden ziyade anlaşılmanın verdiği o hafif gurur ve mutluluktan sonra, anlaşıldığım konuda hemen hemen aynı sonuca vardığım ve bu sonucun beni tatmin etmemesinden dolayı biraz da buruk ve umutsuz şekilde bitirdiğim bir okuma deneyimi oldu.
Hissini paylaştığım konu: Hayatın anlamı ve Tanrı.
Tolstoy'un (İtiraflarım) kitabı hakkında ilk başta bunları söyleyebilirim. Tolstoy genel çerçevede ne anlatıyor ve ben bu konuda neler düşünüyorum, hepsini anlatmaya çalışacağım bir yazı olacak. Şimdiden iyi okumalar dilerim.
Tolstoy'un Çevresi ve Yüzeysel Din Algısı
Öncelikle Tolstoy'un yaşadığı çevreden başlamamız gerekiyor ki Tolstoy da kitapta aynen bunu yapıyor ve kendi gençliğinden başlıyor. Burada tüm hayat hikâyesini almak yerine konumuz için gerekli bilgilere değineceğim. Varlıklı ve elit bir ailede doğup büyüyen Tolstoy, yazarlık yapmaya başladığı yıllardan itibaren "sosyete" diye adlandırabileceğimiz bir çevrede vaktini geçiriyor.
Etrafında din ve Tanrı kavramı elbet var; fakat bizim gördüklerimizden (en azından o dönemin düz vatandaşlarından) farklı olarak din, toplum kültürünü yaşatmaktan pek de öteye gitmiyor. Yeni doğan çocukları vaftiz etmek, birisi öldüğünde onu kilise merasimiyle defnetmek vb. davranışlar haricinde inanmayan birinden pek de farkı olmayacak şekilde yaşayan bir çevreden söz ediyoruz.
Hatta kendi kardeşinin bir dönem ibadet edip dua ettiğinden bahsettiğinde, bir diğer kardeşinin bu yaptığına (ibadetlere) gerçekten inanıp inanmadığını alaycı bir dille karşıladığını ve ibadet eden kardeşin de aslında bunları yaparken pek de içten olmadığı için tekrardan yapmadığından bahsediyor.
İşin özü; inanan insanlar olsa bile sivil hayatın yaşanışında sekülerlik gördüğümüzü söyleyebiliriz gayet net bir biçimde. Sadece kendi ailesinde değil, o içinde bulunduğu sosyetenin tamamında bu fikirler hâkim. Hayal etmekte zorlanmadığınızı varsaydığım bir çevre olduğu için anladığınızı düşünüyorum.
Cevapsız Kalan O Basit Soru: "Niçin Varız?"
Bu çevrede doğup büyüyen Tolstoy'u, belirli bir yaştan sonra sorulduğu anda insanın dünyasını karartacak bir soru dürtmüş. Kendisi de bu sorunun kolaylığı hakkında birçok alaycı ifade kullanmış ki haklı; çünkü soru o kadar basit ki dışarıdan bir varlık olarak baksak ve düz vatandaşın bile günlük sorularını incelesek (bırakın önemli bilim insanlarının boğuştuğu o karmaşık soruları) muhtemelen zaten o çocukça sorunun yanıtını bulduğumuzu düşünürlerdi.
Soru çok basit: "Niye, neden, niçin varız?" veya değiştirelim: "Hayat amacımız ne?", bir başka deyişle: "Var olma amacımız nedir?"
Evet, sorular kısa, basit ve net. İlk defa düşünen biri elbet başka insanların buna cevap bulduğunu ve artık bu sorunun tartışılmadığını düşünebilir; ama bu basit ve çocuksu sorunun en büyük problemi yanıtsız olması. Yani en azından Tolstoy ve diğer birçok bilgin böyle düşünmüş. Daha doğrusu bu kitapta da anlattığı üzere sorunun cevabının "hiçbir şey" olduğu sonucuna varmış.
Başta çevresini anlattım ama kendi fikrine değinmedim çok. Kendisi de Tanrı ve din gibi olguların bir masaldan ibaret olduğunu düşünen, "Hayatın amacı nedir?" sorusu ilk aklına geldiği andan itibaren doğa ve beşerî bilimlerde cevabı aramaya başlamış biri. Bu yola giren herkesin göreceği üzere cevap orada değil. Çünkü sorulan soru o değil; belki daha komplike duran birçok soruya aşırı tutarlı ve sistematik cevap verilse de bu soruya bir cevap verilmiyor, çünkü tekrarladığım gibi, sorulmuyor bu soru.
Yani bize bu sorunun cevabını vadetmeyen dallardan o cevabı aramak en net şekilde haksızlık olur. Ayrıca bu sorulara bir yanıt bulamıyor veya aramıyor oluşu da bu bilimlerden bir şey eksiltmez; yinelediğimin farkında olarak aranılan konular bunlar değil. Fakat aranıyor olsa da maddi dünyada o soruya yanıt bulmak oldukça zor.
Zaten Tolstoy da bu rasyonel bilimlerden cevap alamayınca bu soru için çabalayan diğer bilginlere danışmaya başlıyor. Kendisi gibi düşünen insanlar bu soruya ne diyor diye araştırmaya başladığında kitapta iki isme değiniyor: Kral Süleyman ve Schopenhauer. Bu iki isimle benzer düşündüklerini bilseniz (en azından kitabın baştan %70'lik kısmında) yeter.
Tolstoy'a Göre İnsanların Anlamsızlıkla Başa Çıkma Yolları
Evet, Tolstoy bu sorudan 4 sonuca varıyor. Bu 4 sonuca yazının başında değindiğim varlıklı çevresinden yola çıkarak değiniyor; onu bir not geçeyim, önemli çünkü bu bilgi.
- 1. Yol: CehaletBu soruyu hiç aklına getirmemiş insanlar. Yani hayatında bu entelektüel sorgulamayı yapamayacak kapasitede ve bilgiye sahip olan insanlardan söz ediyor. Onları aşağılamanın aksine, bu sorunun hiç sorulmamasının veya düşünülememesinin daha iyi olacağını, çünkü sorunun sadece dert ve karamsarlık getirdiğini düşünüyor. Kısaca "Cehalet mutluluktur," diyor yani. Fakat bunu bir defa sorduğunuz anda bu gruba tekrar girmek imkânsız; çünkü bilginin geri dönüşü yok, sordunuz bir kere.
- 2. Yol: Zevk ve İllüzyonBu soruyu aklına getirmesine rağmen pek üzerine düşmeyen, çünkü yaşadığı o görkemli ve rahat hayatın (gözlemi çevresine göre yaptığından bahsetmiştim) sefasını sürmenin amaç olduğuna inanan insanlar. Bu kesim kısaca "iyi şeyler olsun partisi" üyeleri gibi; hayatta herkesin dertsiz tasasız yaşadığı illüzyonuna kapılan, Buda'nın saray hayatından çıkmadan önce yaşlılık, hastalık ve ölümü görmemesi gibi hayatta hiçbir problemin olmadığını, dolayısıyla anlama vaktin gelmeyeceği şekilde yaşayıp giden insanlar. Bunun ne kadar gerçek dışı ve çok küçük bir kesim için geçerli olduğu bariz zaten.Kitapta da verilen beğendiğim örneği söylemek istiyorum: Kral Süleyman hayatın amacını sorgularken yaşadığı sürece her zaman istediği işleri yaptığından, hiçbir zaman sevmediği işe dokunmadığından ve zenginlik içinde yaşadığından söz ediyor. Bu zenginliğini anlatırken de herhangi bir erkeğe daha kolay anlatmak için olsa gerek 1000 kişilik, dönemin en büyük haremine sahip olmasından bahsediyor. Ama çok basit bir mantıkla Süleyman'ın 1000 kadını hareme almasının aynı sayıda erkeğin kadınsız kalacağı anlamına geldiğinden habersiz olmak gerekiyor bu düşünce için. Kadını meta gibi kullanmak hoş olmasa da anlaşılır bir örnek olduğu için vermek istedim. Kısaca bu fikre sahip olmanın gerçek hayatta bir karşılığı yok; bu sebeple bu fikir de oldukça cevapsız.
- 3. Yol: İntihar ve GüçBenim övgülere katılmadığım 3. grup ise bu hayatın ve onu sürdürmenin hiçbir anlamı olmadığını kavrayıp hayatına son verenler. Tolstoy kitapta bu gruptan oldukça övgüyle bahsetmiş. Övgüden kastım, aslında böyle düşünen her insanın bu sonuca varması gerektiği ve anlamsızlığı sürdürmenin bitirmekten daha anlamsız olduğundan söz ediyor. Yani bu grup, bu anlamsızlığı kabul edip bunun gereği olarak intihar etme cesaretini gösterebildikleri için onları desteklemiş diyebilirim.
- 4. Yol: Zayıflık ve Devam EtmekTahmin edildiği üzere bu anlamsızlığı kabul etmesine rağmen Tolstoy'un deyişiyle hayatını devam ettirme zayıflığı gösteren insanlardır. Bunlar hayatın anlamsızlığını kabul etmesine rağmen gereği olarak intihar etme cesaretini gösterememiş ve yaşamaya devam eden zayıf insanlardır. Ölümün, yaşam amacına cevap verilemeyen hayattan daha değerli olmasını bilmesine rağmen devam ettiren insanlar... Tolstoy da uzun bir süre bu insanlardan olduğundan bahsediyor kitapta.
Tolstoy'un Dine ve Tanrı'ya Dönüşü
"Eee, Tanrı'dan bahsettik başta, hiç onlara değinmeden nasıl 4 yolu bitirdin?" demeyin; çünkü zaten bu 4 yolu etrafındaki çevreden edindiğini söylemiştim. Zaten fark ettiyseniz bu 4. grup biraz arada kalmış gibi; intihar etmenin gerekli olduğunu söyleyip yaşamına devam etmeleri içlerindeki bir şeye cevap veremediklerini veya ikna edemediklerini gösteriyor.
Tolstoy doğa bilimlerinden, kendi sosyetesinden çıkardığı bu sonuçlardan tatmin olmuyor ki zaten olmaması gerekir; çünkü hiçbir cevap bulamadı ve yaşamaya devam etmek artık azaptan ibaret. Çok basit başka bir soruya gidiyor:
"Benim ve çevremin durumu iyi olmasına rağmen, eğer bu sorgulamada kendine yalan söylemezsen ve kör olmazsan hiçbir anlam çıkarman mümkün değilse ve elimizde iyi yaşamaya dair bu kadar imkân varken biz bu dehşete kapılıyorsak; hayatı zorluk içinde geçiren işçiler, yoksullar, kısacası geçmişten günümüze milyarlarca insan nasıl devam ettiriyor?"
Karşısına tahmin edileceği üzere dinler ve Tanrı çıkıyor. Şimdi bu kavramlara Tolstoy yabancı değil, kendisi gayet de bu ikisinin ne olduğunun farkında. Fakat ufak bir farkla; o da şu: bu kavramlara olan bakış açısı. Zaten kendisi de yoksul insanların bir amacı olduğuna inandığı anda onlarla daha fazla vakit geçirmeye başladığında fark ediyor ki bu dinî anlatımlar varsıl insanların bakış açısından değil, yoksul insanların hayatlarından yazılmış ve onları ilgilendiren konular. Yani dinlerin hayata amaç katabilmesi için ona ihtiyaç duyacak bakış açısından bakman gerekiyor.
Bu farkındalığa; kendi çevresinden inanan insanlarla konuştuğunda aldığı hiçbir yanıt tatmin etmezken, bu geniş toplulukla geçirdiği zamanlarda anlam kazanmasıyla varıyor. Fakat hayatı boyunca masal olduğunu düşündüğün konulara ihtiyaç duydun diye hiçbir şey olmamış gibi bağlanmak da zor; o da zaten başta oldukça zorlanarak, iniş çıkışlarla inanmaya başlıyor. Kendisi birçok dine baktığını söylese de çevresinde kabul edilen Ortodoksluğa yakınlaşıyor ve hâlâ ibadetlerin çoğu anlamsız gelse de Tanrı'ya yakınlaşmak ve O'na doğru ilerlemek ona bir amaç ve yol katıyor.
Anlamsız hayatın karmaşasından Tanrı'ya yakınlaşma hissiyle çıkıyor, en azından bir süre. Çünkü dinin gözüne çarpan bir sürü problemi onu tekrar soğutsa da kitabın sonunda verdiği rüya metaforuyla; anlamsız ve dipsiz bir uçurum gibi duran hayattan Tanrı'ya bakarak dengede kaldığı sonucuyla bitiriyor. Ancak burada ulaştığı nokta klasik Ortodoksluğun (veya dogmatik dinlerin) sunduğu kalıp değil; kilisenin dogmalarını bir kenara bırakıp Tanrı'yı doğrudan yaşamın kendisiyle özdeşleştirdiği, tamamen kendine has bir inanç anlayışıdır
Önemli bir hususa değinmemişim, onu da eklemek istiyorum: Hayatın anlamını ararken kendi yaşadığımız çevrenin öneminden bahsediyor. Siz sürekli kötülüğün övüldüğü ve iyiliğin aşağılandığı bir çevredeyseniz sizin hayatınız tabii ki anlamsızlaşıyor. Hatta buna, bir seri katile veya odasından çıkmaması gereken bir deliye hayatın amacı sorulduğunda "hiçbir şey" olduğunu söyleyecektir; çünkü onun hayatı kötülüklerle dolu olduğundan gerçekten hiçbir anlamı olmayacaktır. Yani kendi çevresinde kabul edilen kötülüklerin var olduğu her topluluğun bireylerinin hayatlarının bir amacının olmadığını ve bundan kurtulmanın yolunun bu tip gruplara ait olmamak gerektiğinden söz ediyor. Bu da bizi hayatın amacı gibi bir sorunun herkes için verilebilir bir cevap olmadığını hayatı yaşayış biçimin ve çevrenin senin için farklı anlamlar ve amaçlar üretebildiği sonucuna varıyor. Yani Tolstoy hayata kendi bakış açısıyla bakarken anlam bulamazken bir başkası başka bakış açısıyla bulabilir.
Tolstoy'la Ayrıştığım Nokta: Tanrı Anlam Verir mi?
Evet, galiba kitapta anlatılan pek çok kısma değindim. Zaten oldukça kısa bir kitap, hepinizin okumasını şiddetle öneriyorum. Gelelim benim düşüncelerime:
Öncelikle seküler ve varsıl bir çevrede büyüdüğü için 50'lerinde yazdığı bu kitabı; muhafazakâr ve yoksul bir çevrede büyüyüp genç yaşlarında Tanrı'ya karşı gelseydi 20'lerinde yazardı diye düşünüyorum. Şakası bir yana, kendimi bildim bileli bu tip sorularla boğuşan ben de aynı sonuca vardım. Eğer hayatından Tanrı'yı çıkarıyorsan hayatın bir anlamı kalmıyor, bu net. Tanrısız yaşamda tutunulacak bir anlam yok. Verilen cevaplar ancak yapmaktan keyif alınan davranışları sıralamak veya mutlu olmak gibi hayatın çoğunu kapsamayan sığ cevaplar oluyor.
Burada Tolstoy'la yakın düşünüyorum yani; fakat karşı olduğum bir yer var ki bence Tanrı'nın varlığı da hayata bir anlam katmıyor. Tanrı'dan kastım, din yoluyla bize ulaşan ilahi süper güçten bahsediyorum. Tanrı bize bu dünyada yapacak görevler sıralasa ve ahlaki bazı sınırlar çekse de hem cevabı bir öteye taşıyor (ahirete ulaşmak için) hem de "Niye?" sorusuna yine cevap vermiyor. Tanrı'nın varlığıyla da ben neden var olduğumu, bu hayata neden geldiğimi bilmiyorum; belki yarın "Neden intihar etmiyorum?" sorusunu cevaplayıp bana cennet vaadi sunuyor ama beni neden buraya getirdiğine dair bir cevap yine vermiyor. Verse bile bunlar Tanrı'yı açıklamak için veya özneyi (doğal olarak) Tanrı üzerinden anlatıyor.
Ancak Tanrı'yı aramayı hayatın amacı yapmak belki bizi bir çözüme kavuşturabilir; fakat bu da sorunu bir adım öteye ertelemek oluyor. Tanrı yerine hayatın amacını aramayı amaç edinmekten farksız kılıyor. Bence hayatın, Tanrı varsa da yoksa da bir anlamı yok.
Aradaki en büyük fark: Eğer sen Tanrı'ya inanırken (veya ararken) daha iyi hissedebiliyorsan (bu her insanda yok, bknz. ben) inanmaya/aramaya devam et ve bunu kaybetme; gerçekten özenilesi bir şey. Fakat eğer bu arama ihtiyacın yoksa —ki ben kendimi buraya daha yakın hissediyorum— hayatın anlamsızlığını kabul ederek yaşamaya devam et.
Asıl Cesaret: Anlamsızlığa Rağmen Yaşamak
Peki, neden devam et? İşte burada, o kısımda da bahsettiğim üzere Tolstoy'un hayatın anlamsızlığını kabul ettikten sonra intihar edilmesi gerektiğini düşünmesi ve edenlere övgüde bulunmasına katılmadığım kısma gelelim.
Bence hayatın anlamsızlığına rağmen yaşamaya devam etmek, intihar etmekten daha büyük cesaret gerektiriyor. Eğer bir tarafa cesur diyeceksek, bu anlamsızlık karşısında yaşamına devam etmeye ve Tanrı'yı ortadan kaldırdığında hiçbir yere dayandıramadığın ahlakı kaybetmeden iyi olmaya çalışanlara demeliyiz. Belki bunu Tolstoy'a söyleme imkânım olsa ancak kendimi kandırdığımı ve kendimi iyi hissettirebilmek için bu yalana sarıldığımı düşünecektir; ama ben en azından bugün genel açıdan cesur olanın anlamsızlık karşısında mücadeleye devam edenler olduğuna inanıyorum.
Anlamsızlığın Getirdiği Özgürlük
Hatta bence hayat anlamsızlaştığı anda maddi dünyadaki çoğu konuya verdiğin değer azaldığından; sadece kendin ve çevren (toplumun, ailen, sevdiklerin) için çabalamaya, sevmediğin ve ait olmadığın yerlerde kalman için uydurulan yalanlara karşı daha kolay mücadele edebildiğini düşünüyorum. Çünkü seni bu hayata bağlayan hiçbir anlam yoksa seni kandırabilecekleri veya tehdit edebilecekleri de hiçbir anlamın olmadığı anlamına geliyor.
Belki de üzerimizdeki zincirlerden kurtulmamız için anlamsızlığı içselleştirip yaşamamız birincil şarttır. Borcu olmayan çalışanı maaşına muhtaç olmasıyla tehdit edemeyeceğin gibi, hayatının amaçsız olduğunu düşünen insanı da sevmediği işlere "Büyük bir amaç uğruna sen bunu yapmalısın," gibi ucuz yalanlarla ikna edemezsin.
Kapanış
Okurken kendi içimde boğuştuğum sorularla tarih boyunca Tolstoy gibi nice bilgenin de boğuştuğunu, hatta onların da genelgeçer bir cevap bulamadığını fark etmek kısa süreliğine içime su serpse de daha sonra bilgelerin bile net cevap veremediği bir sorunun varlığı ve bu sorunun hayatın ilk sorusu olduğu düşüncesi beni karamsarlıkla doldurdu. Özellikle aynı sonuca çıkmak istememe rağmen çıkamadığımı fark edince...
Neyse; neredeyse tek oturuşta bitirdiğim bu klasik kitaba dair bir yazı yazmak istedim. Umarım okurken sizleri sıkmamışımdır.
Her ne zaman okuyorsanız; iyi günler, iyi akşamlar, iyi geceler!
Yorumlar
Yorum Gönder