Ana içeriğe atla

Deniz Göktaş ve İfade Özgürlüğü

DENİZ GÖKTAŞ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ


Eğer Türkiye gündemini azıcık bile takip ediyorsanız Deniz Göktaş ismini duymama ihtimaliniz yok ama ben yine de benim için kimdir, neden gündem oldu ve  ifade özgürlüğüyle konunun alakasını konuyu hiç bilmiyorsanız bile yeteri kadar bilgi sahibi olacağınız şekilde anlatacağım. İlk olarak Deniz Göktaş'ı Selam Selam(2023) adlı gösterisini izleyerek tanıdım. Kendisi toplumun değiştirilmez tabularına yönelik zekice yaptığı esprilerin çoğunlukta olduğu gösterisinde siyasi şaka yapmaktan bu sektördeki çoğu komedyenin aksine hiçbir şekilde çekinmeyen, gösterisinde Türkiye'nin geçmişinde leke olarak kalan konularda, toplumun bugünkü sorunlarında kendisiyle aynı fikirde olmasanız bile niyetini ve fikrini anlayıp bunun yanında bazen sadece bir gülücük bazense kahkaha attıracak düzeyde şakalarıyla hazırladığı stand-up'ının bir yenisi olan Ölü Deniz(2026) gösterisini büyük yayın şirketleri yerine YouTube'da ücretsiz bir şekilde yayınlayarak (bu çaptaki komedyenler arasında bunu ilk yapan isim) stand-up ortalamasının çok üstünde bir izlenmeyle yaptığı şakalar Türkiye'de gündem olmasına sebep oldu. Yazımın devamında değineceğim bazı şakalardan ötürü önce soruşturma başlatıldı daha sonra tutuklandı ve cezaevine gönderildi.




Olayın Sosyolojik Boyutu

Bu yazıyı bilerek bugün yazıyorum çünkü olayın demlenmesini,herkesin kendi fikrini söylemesini,tarafların iyice belirginleşmesini istedim. Çünkü biliyorsunuz Türkiye'de bir gündem olduğunda kitleler iki tarafa doğru bir yığılma yaşasa da ne diyeceklerini bilmeyen ve hatta ne düşüneceklerini dahi bilmeyen insanlar kendi sözde kanaat önderlerinin bu konu hakkında konuşmasını bekleyip onlar ne derlerse ona göre kendi fikirlerini değiştiriyorlar. Ben, gündemin ilk günlerinde sessiz kalıp önderleri konuşunca konuşan bu kişilere mamalarını bekleyen köpekler diyorum ama siz daha kibar bir isim bulursanız onlara öyle seslenebilirsiniz ve dedim ki o köpekler bile konuşuyorsa artık bu konu hakkında konuşma vakti gelmiştir. Yani bu konu hakkında bu tarihte konuşmamım tek sebebi bu. O zaman artık başlayalım, bakalım tek başına sahne karşısından Deniz neler söylemiş de kimsenin üzerinde söz söyleyemeyeceği bu kutsallar kırılmış.


Ben gösterisindeki şakaların taraflarını üç farklı kısma ayırdım; Siyasi, Dini ve tekil kişiler. 


Tekil Kişiler

Önce tekil kişileri ele alacağım çünkü hiç kimsenin kırmızı çizgisi olmayan konularda daha sert şaka yapmasına rağmen hiçbir tekil kişi bunun üzerine kendisine suç duyurusunda bulunmadı veya tepki almamak için bulunmak istemedi. Gösterinin en hakaret içeren kısım Celal Şengör'e "Biliyorsunuz onun özel bir durumu var .... dalyarak" kısmı. Gösteride hakaret içeren tek kısmın bu olduğunu düşünüyorum ki anladığım kadarıyla Celal Şengör de bu duruma gülerek karşılık vermiş. Tekil kişiler de Cüneyt Özdemir'e, ESG hocaya, Fatih Altaylı ve rahmetli İlber Hocaya da değinmiş olsa da kimseye bu kadar büyük gündem olacak ve teröristlerin kaldığı tipte cezaevine veya herhangi bir ceza alacağı şekilde bir hakaret içermemiştir. İsimlerden gördüğünüz üzere herkesin takip ettiği kişiler hakkında çoğu insanın zihninde geçen fikirleri net ve komik şekilde anlatmış. Bu kısım asıl gündem olma sebebi olmadığı için çok da detaya girmeyip asıl gündem olan kısımlara geçiş yapıyorum.

Toplumsal Normlar ve Dini Hassasiyetler


İkinci olarak dini kısmı. Aslında ben gösterinin hiçbir yerinde ana temanın dini kısım olduğunu düşünmedim. O kısmı genel anlamda en başta bahsettiğim gibi toplumun normlarına değinmek olduğunu düşünmüştüm. Alınan tarafa olan bütün önyargılarımı bir kenara bırakıp tüm objektifliğimle konuyu değerlendireceğim. Fakat bunu yaparken şunu söylemem şart hiç kimsenin sizle aynı dini görüşe sahip olması gerekmez ki benim işim değil ama bildiğim kadarıyla Deniz de inançlı birisi değil. İnançlı olmayan birinin inançlı birinin kabul ettiği bazı kabullere sahip olmadığını bilmeniz gerekiyor. 

 Ben direkt en gündem olan şakayla başlamak istiyorum şakanın önce tam metnini direkt kopyalayacağım ki ben bir yorum katmış olmayayım. 


 "...Ağzım merhaba diyor, sıfatım 'İlk üç kitap iyiydi, dördüncünün çevirisi zayıf' diyor. Bunların hiçbiri benim cümlelerim değil. Ben sadece berbere gitmedim. Ben böyle şeyler düşünmüyorum. Hatta dördüncü kitap favorim, birçoğumuz gibi İmamoğlu okuduysa o da sevmiştir diye tahmin ederim. Dört kitap arasında açık ara en iyisi o bence. Bir kere çok iddialı bir çıkış; 600'lü yıllarda 'Bu son kitap' demek. Daha yeni yeni kitaplar çıkıyor zaten ya... Ben 1200 yılında bir tane daha çıkar diye düşünürdüm. Yazarı için de çok zor, aklına yeni bir fikir gelse: 'Ya son kitap dedik ya, domuz da yemeğiversinler.' Fazla empati şirke girmiyordur umarım, birkaç aya öğreniriz..."


Şimdi bu metni eleştiren kesim bunun dine ve kutsala hakaret olduğunu düşünüyor o yüzden sırayla gidelim.

 Çevirisi zayıf şakası, bu birinin inançlı olup olmamasından bağımsız Arapça'nın direkt çevrilmesinde zorlukların olduğunu ve dini tartışmalarda bulunan Müslümanların dahi direkt Türkçe okunmasında hatalar olabileceği üzerine toplumun her kesimi tarafından bilinen çok klasik bir durum. Eğer bundan rahatsız olunuyorsa Türkiye'de din hakkında konuşmanın hatta ibadette bulunmanın bile rahatsız olunabileceği kadar uçsuz bucaksız bir yere giriş yapmış oluruz. Zaten buradaki şakanın asıl kısmı saçının uzun olmasından dolayı toplumdaki insanların onu görür görmez bir önyargıda bulunduğu ve onu inançsız belirleyip ona karşı nefret beslediğinin üzerine.

 Dördüncü kitap benim favorim kısmı, en başta bahsettiğim gibi inançsız birisi için sizin kabul ettiğiniz çoğu durumu kabul etmiyor bunlardan biri de kutsal kitapların bir Tanrı tarafından yazılmadığı. Zaten bu kitapların Tanrı tarafından yazıldığını düşünen bir ateistin varlığı oksimoron bir durum. Bir insan tarafından yazıldığına inandığınız kitap hakkında gayet normal olacak bir söz de olsa büyük çoğunluğunun inandığı kutsal kitaba bunları söylemek gerçekten hakaret mi gelin ona da bakalım. Öncelikle Kur'an-ı Kerim kendi iddiası gereği Allah tarafından vahyedilerek yazılmış son kutsal kitap. Aynı inanç diğer 3 kutsal kitabın da Allah tarafından gönderildiğini ve daha sonrasında insan eliyle değiştirildiğini söylüyor. Şuan bildiğimiz İncillerin böyle bir iddiası olmasa da(İsa döneminde değil daha sonra onun hayatını anlatacak şekilde yazılmış kitap olarak bugün bulabiliyoruz) Kur'an-ı Kerim'den 600 sene önce inmiş olduğu iddiası üzerinde söylenmiş bir şakadan ibaret. 4. kitaba son kitap dedikten sonra tekrar gönderemeyeceğiniz ve kural değiştiremeyeceğiniz üzerine( bu kısımdan rahatsızlık duyan bir Müslüman muhtemelen Allah'ın zaten böyle bir kararsızlık içinde olmayacağı söylediği her şeyin arkasında olacağına inandığı için rahatsız olabilir ama buna dışarıdan bakan biri için iki dinden birinde domuz etinin haram olup diğerinde helal olması bir çelişki yaratıyor. Zaten şakanın sonunda da fazla empati umarım şirke girmez diyerek böyle düşünen insanlara bir hakarette bulunmadığını aklındaki gizli sesin fikirlerini sesli bir şekilde dile getirdiğini gösteriyor.)

Benim gördüğüm kadarıyla en rahatsız olunan kısım bu da olsa bence hiçbir şekilde hakaretin olmadığı, iki Müslümanın kendi aralarında geçen dini tartışmalarda bunun çok daha sertinin olduğunu bilen biri olarak konunun asıl kısmından saptırılmak için yine dinin kullanıldığına inanıyorum. Çünkü şakanın asıl can alıcı kısmı Deniz'in siyaset üzerine yaptığı şakalarda. Şimdi gelin o kısmı da konuşalım.


Cambaz İpinde Yürümek: Siyasi Eleştiri

Bence gösterinin asıl göz önünde olması gereken ve anlatılmak istenen kısmına siyasi kısma bir geçelim. Ben stand-up izlemeyi hobi edinmiş biri olarak türk yabancı farketmeksizin elimden geldiğince stand-up izlemeyi seven birisiyim ve bu gösteri benim Türkiye'de gördüğüm en net ve sert dille yazılmış siyasi stand-up.

 Türkiye'nin bugün geldiği noktada Tayyip ve akp hükümetine karşı fikirlerinizin çoğunu söylememek için otosansür geliştirilen bu dönemde söylemek istediklerini cambaz ipi gibi incelmiş kırmızı çizgi sınırlarında yürüyerek anlattığı için öncelikle hem bir vatandaş hem de bir izleyici olarak kendisine teşekkür ediyorum gösterdiği bu emek için. Buna gösterdiği cesaret demek istemiyorum çünkü fikrimizi söylemenin cesurca görüldüğünü normalleştirmek istemiyorum. Fakat yaptığı gösterinin bize(fikrini özgürce söylemek isteyen tüm insanlığa) cesaret kazandırdığına inanıyorum bu da bir gerçek. Dini kısım gibi tek tek şakaları incelemeyeceğim sadece birkaç şaka üzerinden neden bu gösteriden rahatsız olunduğunu ve insanların ifade özgürlüğüne olan sığ fikirlerinin ne kadar ucuz ve üzerine düşünülmemiş olduğu hakkında konuşmak istiyorum.

 O zaman ilk şakayla başlayalım


"...Biraz tatsız bir şey söyleyeceğim, ben Recep Tayyip Erdoğan'ı hiç sevmedim ya. Hayatımda bir dakikam bile yok hani 'Görüşlerine katılmıyorum ama karizmatik bir lider, boyu da uzunmuş, işte bıyıkları nasıl hep aynı seviyede kesiyor falan' hiçbirini söylemedim... Ama iyisiyle kötüsüyle beraber bir yolculuğumuz var... Onun, Recep Tayyip Erdoğan'ın utangaç bir diktatörden kendi kimliğiyle barışık bir diktatöre geçişi, e bizim başımıza gelenleri düşünmezseniz, bir birey için çok önemli bir ilerleme. İşte o internetteki kişisel gelişim videolarını sadece iyi niyetli insanlar izlemiyor, bu adamlar da izliyor belli ki. Bir gün çok iyi bir video denk geldi ve dedi ki: 'Evet ya, 30 yıldır niye kendini kısıtlıyorsun? Toplum baskısı, milletin yazdığı metinler, anayasa falan... Kendin ol ya, kendin ol, kır kabuklarını Tayyip ya!' Onun adına çok mutluyum, umarım biz de bir gün kabuğumuzu böyle kırabiliriz..." 


Burada herkesin bir türlü dilinden düşürmediği "Erdoğan diktatör olsa ona diktatör diyemezdiniz" sözünün herhalde çöktüğünü görüyoruz. Ben bu sözü hep anlamsız bulmuş olsam da bu konuyu daha sonra detaylı konuşuruz. Burada herhalde artık Tayyip ,Deniz'in de söylediği gibi kendiyle barışık bir diktatör oldu ki bu sözden dolayı hakkında soruşturma ve tutuklanma kararı alındı. Önce şunu bir kabul edelim saf taklidi yapmaya gerek yok. Türkiye'de alınan her karar akp ve Tayyip'in lehine olacak şekilde şekilleniyor. Eğer hâlâ bunun olmadığını düşünüyorsanız bunun hakkında da bir yazı yazmak isterim ama göze parmak sokarcasına yapıldığı için artık en iktidar yanlısı insanın bile böyle olduğunu bildiğine ama işine yarıyor diye tepki göstermediğini düşünüyorum. Bu alınan karar da Deniz'in Tayyip hakkında söylediklerinin doğru, anlaşılır ve komik olmasından kaynaklı. Bu şaka herkesin bildiği gerçeği kendi diliyle ve psikolojiyle bağdaştırarak anlatması komik kılıyor olsa da çok farklı bir şey söylemiyor zaten bu eleştiri herkes tarafından yapılan eleştiriler ben bunu açıkça söyleyebildiği için kendisini tebrik ediyorum sadece.

 Ama benim asıl beğendiğim ve Tayyip cephesinin en rahatsız olduğunu düşündüğüm şaka üzerinden gidelim. Şaka şu:


"Bu arada babam iyi derken Türkiye baba ortalamasına göre iyi, öyle çizgi film kahramanı, kamu spotu bir şey düşünmeyin... İyi bir baba ama mesela trafikte birini öldürsem beni kurtarmaz. Bir Recep Tayyip Erdoğan kadar iyi bir baba değil..."


Çok kısa ve net olan bu şakada Tayyip ve Akp'nin son yıllarda özellikle oluşturmak istediği hanedan iktidarının en büyük eksisi olan Burak Erdoğan'ın Tayyip İBB başkanı iken çarptığı kişinin hayatını kaybettiği kazanın üzerinin örtülmesi gerçeği tekrardan çok zekice meydana çıkaran bu şakası. 24 senelik iktidarda kendi yaralarını baskı, medya ve muhalif siyasileri kendi istediği şekilde dizayn ettiğinden dolayı bir şekilde sarabilen hükümet bu yarayı halının altına süpürerek çözmek istemişti ve uzun bir süre de başarılı olmuştu. Fakat Deniz hükümetin kendi yaptığı suçlar hakkında nasıl hesap vermediğini, işi kendi adamları yapınca nasıl iyilik meleğine dönen insanlarmış gibi davranıldığını tekrardan bize hatırlatıyor. Zaten bunu unutmak pek de mümkün değil zira muhalif belediye başkanlarına ya bize geç ya da hapse gir gibi seçenek sunan iktidarın asıl derdinin suçluları yakalamak değil rakip gördüğü kişileri güçsüzleştirmek olduğunu görmemek veya unutmak zor.

 Siyasi kısımda değinmek istediklerim bunlar, pek uzun olmadı çünkü bence Deniz söylemek istediklerini o kadar net anlatmış ki burada onu tebrik etmek harici pek bir şey söylenmez. Sadece şuna değinebilirim sadece hükümeti değil İmamoğlu ve muhalif kesimi de yine net ve komik şekilde eleştirmiş. Ben sadece tek kesimi eleştiren gösterileri normal şartlarda doğru bulmasam da baskıdan kimsenin konuşmadığı ülkede sadece hükümet eleştirisi olan gösterileri de komik buluyorum. Fakat bu gösteri onlardan biri değil iki tarafa da eşit şekilde olmasa da iki tarafı da gayet net bir şekilde eleştirmiş bir gösteri. Ayrıca zaten muhalif kısım hakkında bir şey söylememe sebebim o kesimin söylenenlere gülüp geçmesi oldu ve evet Atatürk hakkında yapsa da gülüp geçerdim.



İfade Özgürlüğünün Sınırları

 Tanımı bu kadar basit olmasına rağmen gri alanları ve insanların fikir üretme konusunda bu kadar korkak olmasından kaynaklı anlaşılamayan bir konu. Öncelikle tek bir ifade özgürlüğü yok. Ben özgürlüğün sınırlandırılmasını oksimoron bulsam da bazı sınırlar çekerek kendilerini daha güvende hisseden kesimler oluyor. Bu yüzden 'bu özgürlük değil bu hakaret, bu yanlış 'gibi söylemlerde bulunuyorlar.

İnsanların fikirlerinin ne olduğundansa kendi fikrimi söylemek istiyorum. Eğer kutsalınızın değerinin kırılmasını istemiyorsanız onun hakkında konuşmayı engellememelisiniz. Ben onun hakkında söylediğim birkaç sözden ötürü yıkılan, zarar gören bir şey varsa bırakın yıkılsın bırakın zarar görsün. Demek ki değiştirilmesi gereken, yıkılmaya yüz tutmuş bir durum var ortada. Benim karşı olduğum tek şey iftira durumu o da devlet otoritesi tarafından engellenecek bir şey değil insanların inanmadan önce tükettiği içerikleri filtreden geçirmesi gerekiyor. Gerçek iddialarla eleştirilen durumda eğer iddia size mantıklı geliyorsa fikrinizi değiştirirsiniz olur biter. Siz kendi fikrinizi eleştiriye kapatırsanız fikrinizin değeri onun hakkında konuşulamamsından  kaynaklı düşmeye başlar. Eğer benim fikrime biri saldırırsa; haklıysam fikrime daha da yakınlaştırır, değilsem beni doğru olana yaklaştırır burada da benim bir kaybım olmaz.

Zaten sorsak herkes 'zaten eleştiriye açığız hakareti kabul etmiyoruz ' gibi bir fikirde. Yine kendi fikrim hakaret de serbest olmalı. Evet aklınıza ilk gelen sana bunu diyebilir miyim sorusunun cevabı evet, söyle seni devlet babaya şikayet etmek aklıma gelmez bana bunu dediğinde. Birisi mantıklı argümanlar yerine sizin kutsalınıza hakaret ediyorsa onun düşük seviyesinden kaynaklı. Onun benim kutsalıma hakaret etmesi ne benim için ne de kutsalım için değerinde bir kayba neden olmaz. Hatta eğer sadece hakaret ederek saldırıyorsanız mantıklı hiçbir argümanınız olmadığından bu yola başvurduğunu düşünüp isteğinizin aksine kutsalıma olan yakınlığım artar. Yani en azından benim gözümde ifadeyi özgürleştirmek değer kaybına uğramaması gereken hiçbir kutsalın değerini kaybettirmiyor.

 En son bir konu hakkında daha konuşmak istiyorum. Bir insanın, toplumun, devletin 2-3 kutsalı olur en fazla ülkede konuştuğunuz her konu birinin kutsalına denk geliyorsa siz konuşmayın diyemiyorsunuz da bu bizim kutsalımız diyorsunuz gibi geliyor. Sizlere tavsiyem hayatınızı tekrardan inceleyip gerçekten gerekli kırmızı çizgilerinizi belirledikten sonra diğer insanların söylediği sözlerden ötürü sinirlenmeyeceğiniz sağlıklı bir hayat yaşamaya çalışmanız.


Evet, sona geldik çok severek takip ettiğim Deniz Göktaş'ın yaşadığı bu üzücü sürecin üzerine yazdığım bu yazının sonunda kendisine bir an önce özgürlük ve yaptığı bu güzel işlere devam etmesini diliyorum.

Güldürdü veya güldü diye kimsenin ceza almayacağı o güzel geleceğe...


Unutmayın NEŞEMİZİ ÇALAMAZLAR YA

 




 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Serbest Uçuş 1

  Serbest Uçuş 1 Hayatta "çalışıyorum" demek için elle tutulur bir iş yapmamız ve genellikle işin size veya başkalarına fayda sağlaması beklendiğinden, o boş vakitlerimizde yaptığımız "kafa dinleme" veya kendi sesini dinleme mesaisi çoğunun gözünde olmaması gereken bir vakit olarak değerlendiriliyor. Her saniyemizi verimli ve kendimizi geliştirecek işlere ayırmalıyız; eğer bunları yapmazsak tembellik yapıyoruz. Kendimizi daha iyi birine dönüştürmek için hep en yüksek odakta çalışıp her gün %1 bile olsa dünden daha iyi olmamız gerek. Yani en azından toplumun her kesiminde böyle olması gerektiğine dair bir inanış var. Bu konuyu bir çok açıdan değerlendirebiliriz ki ilerleyen zamanlarda da değerlendireceğim; ama bugün daha kişisel bir kısma girmek istiyorum. Bu yazıları yazarken amacım, haftalık bir konu seçip hafta boyunca o konu hakkında temel anlamda ne söylenmiş araştırıp yazıya dökmek ve bunu yapmaktan da büyük keyif alıyorum. "Konu bulma derdi yaşarım" ...

26 Manifestosu

        Yılbaşı gecesi yazdığım yazıyı pek uzun tutmamıştım ve 25 yılına dair kazandığım en önemli şeyin kendi kendime yaşamayı öğrendiğimi vurgulamak istemiştim. Bu yazıyı da pek uzun tutmayacağım 20.5 yılda yaşadığım hayatta kendimde gördüğüm eksikleri, hayattaki doğrularımı ve hedefsel yaşantımın ne olduğunu göz önünde bulundurarak 26 yılının son günlerinde hepsine tik atacağıma inandığım bir hedef listesi hazırlamak istiyorum. Burada bu yazıyı okumaya değer kılacak olanın o hedefleri hangi amaçla yazdığımı açıklayıcı bir biçimde yazacak olmam olacaktır. Kısa bir yazı da olsa keyifli okumalar dilerim.     Kronolojik olmayan bir liste şeklinde yazmak istiyorum. Bir önem ve zaman değeri yok sıranın.     1) Çevre Belirginleştirmesi: Bu fikirdeki amaç son 3 aydır kafamı kurcalayan yakın çevremin kendi hayattan beklentilerimle örtüşüp örtüşmediği sorusuna cevap bulmam amacıyla eklendi ve bu sürenin sonucunda fikrim kendi çevremin benim hayatımla ört...